Türk şiirinin hazinesi: Bahaettin Karakoç


88 yaşında vefat eden Bahaettin Karakoç Türk şiirinin sözlük hazinesiydi. Maraş’ta çıkardığı Dolunay dergisi ve düzenlediği şiir şölenleriyle Anadolu’nun dört bir yanından gelen şairleri evinde ağırlardı. Yazdığı şiirler ise buram buram Anadolu kokardı.

Bahaettin Karakoç

Türk şiirinin yaşayan büyük ustalarından Bahaettin Karakoç 88 yaşında vefat etti. Ardından yüzlerce şiir bıraktı. Oğlu Oğuz Karakoç babasının vefat haberini verirken şunları söyledi sitem ederek : “Babam olduğu için demiyorum Bahaettin Karakoç gibi edebiyata kendini adamış insanlar zor gelir. Türkiye‘nin birçok şehrinde değer verildiği halde Kahramanmaraş’ta Bahaettin Karakoç’a siyasiler tarafından, bürokratlar tarafından değer verildiğini görmedim. En çok da buna üzülüyorum. Bundan sonra bol bol anarlar, hatırlarlar ama sağlığında anılması bence daha güzel olurdu.”

Çok da haklıydı.

İlerleyen yaşına rağmen Facebook hesabından şiirlerini okurlarıyla paylaşan, yazmayı hiç bırakmayan, bu yıl 5.si yapılan memleketindeki kitap fuarının Perşembe günü açılışına giden gördüğü ilgi üzerine mutlu olup birkaç gün sonra yeniden fuara uğrayıp okurlarıyla buluşan şiirden son nefesine kadar ayrılmayan bir şairdi o.

Bahaeddin Karakoç eşi Hatice Ana

HATİCE ANA’NIN ŞAİR SOFRASI

Kendisiyle 2000 yılında Maraş’ta düzenlediği Dolunay Şiir Akşamları etkinliği vesilesiyle tanışmıştım. Aldığım bir davet üzerine İstanbul’dan otobüse binip bir akşam üstü Maraş’a gitmiştim. Her yıl kendi çabasıyla Maraş’ta düzenlediği şiir programına Anadolu’nun dört bir yanındaki şair arkadaşlarını arayıp davet ediyordu. Davet edilen şairleri evinde kurduğu sofralarda ağırlardı. Yemekleri ise şairlerin anası diye tanıdığımız eşi ‘Hatice Ana’ pişirirdi.

Anadolu’da ilk kez bir şairin evine misafir olmuştum. Kapıda eşi, çocukları, gelinleriyle birlikte Bahaettin Karakoç karşılıyordu şairleri. Sımsıcak bir Anadolu evi ve ortamı vardı içerde. Çocuklar misafirlerin ağırlandığı salona girip çıkıyor, sofraya mutfaklardan yemekler taşınıyordu tıpkı bir akrabanızın evine gitmişsiniz gibi. Ama evin salonunu diğer Anadolu evlerinden ayıran kocaman bir kitaplığı vardı. Asıl içerde dönen muhabbet o evi diğer Anadolu evlerinden ayırıyordu: Eşi Hatice hanım, çocuklar, torunlar bir yandan misafirler için koştururken diğer yandan hep birlikte şiir ve edebiyat sohbetine dahil oluyorlardı. Hatice hanımın -Allah rahmet eylesin- sohbet sırasında bahsettiği şairleri nasıl bu kadar iyi bildiğine şaşırıp kaldığımı hala unutamam.

MİHRİBAN’IN HİKAYESİ

Üç gün süren o programdan hatırladığım diğer notlar ise şunlar: Anadolu’nun dört bir yanından şiir programına katılan şairlerin çoğu kendi imkanlarıyla çıkardıkları şiir kitaplarını uzun kuyruklar oluşturan okurları için imzalamıştı. Ertesi gün kurulan geleneksel “Şiir Meclisi”nde Necip Fazıl’la ilgili daha önce hiç duymadığım çok güzel anılar paylaşılmıştı. Bir de şiir programı vesilesiyle Maraş’a gelen Bahaettin Karakoç’un kardeşi Abdurrahim Karakoç’a ünlü Mihriban şiirinin hikayesini sormuştuk. Ve o gün uğruna şiir yazdığı kişinin gerçek adının Mihriban olmadığını, ölene kadar da kim olduğunu söylemeyeceğini, bu şiiri okuyup çok beğenen Musa Eroğlu’nun kızının ısrarıyla babasının bestelediğini öğrenmiştim.

GENÇLERİ YÜREKLENDİREN ŞAİR

Bu anlattıklarım Bahaettin Karakoç’la ilk kez yüz yüze tanıştığımız günlere ait. Ama onun ve kardeşi Abdurrahim Karakoç’un isimlerini daha eski yıllardan biliyorum. Mesela kendi imkanlarıyla Maraş’ta çıkardığı Dolunay dergisinin birkaç sayısı hala durur. Orada bugün aralarında ünlü şairlerin de olduğu pek çok ismin ergenlik yıllarında yazdığı şiirlerinin yayımlandığını hatırlıyorum. Gençleri yüreklendiren bir şairdi o.  Bunun sebebi belki de kendi hikayesinde saklı.

O GÜN ŞAİR OLMAYA KARAR VERDİM

İlk şiiri ilkokul yıllarındayken öğretmenlerinin desteğiyle İlköğretim Dergisi’nde yayımlanan Bahaettin Karakoç  bir söyleşisinde o günleri şöyle anlatıyor : Ben ilkokuldan on iki yaşında mezun oldum. Bu süreçte, en ciddi şiirim, Behçet Kemal Çağlar’ın çıkardığı Yurt dergisinde yayımlandı. Bu şiir, köyüme ait bir güzellemeydi ve o zamanlar bayağı tutmuştu. Bunun arkasından, o günlerde Simavi’lerin Yedi Gün diye bir magazin dergisi vardı, bir şiir de oraya gönderdim. Bu derginin ilk kapağının iç kısmında, Nihat Sami Banarlı ile Behçet Kemal Çağlar’ın dönüşümlü olarak yönettikleri bir “Sanat fidanları” bölümü vardı. On-on beş gün sonra derginin yeni sayısı geldi. Şöyle bir yazı vardı:“Sayın Bahaettin Karakoç-Elbistan. Zengin bir hayal dünyanız var. Heceyi güzel kullanıyorsunuz, biraz daha çalışırsanız iyi bir şair olabilirsiniz.” O an gayr-i ihtiyari bir tepki verdim ve kendi kendime ‘Demek siz beni küçük bir şair biliyorsunuz öyle mi?!. Daha çalışsam olacakmışım…’ Kızdım. Dağlara, taşlara, harman yerine çıktım; etrafa bakarak, kızarak dolaşıyorum. Bulutları görüyorum, sanki burnumdan çıkıyor… İşte böyle dolaşırken yine kendi kendime dedim ki: Türkiye’nin en büyük şairlerinden biri olacağım, söz veriyorum… Allah’ım sen beni utandırma!..”

Bu ettiği yeminden son nefesine kadar şiir yazan Bahaettin Karakoç’un bugüne kadar yüzlerce dergide şiiri yayımlandı.

ŞİİR ZİKİRDİR

Şiirlerinde buram buram Anadolu, aşk ve hasret kokan Bahaettin Karakoç halk şiirini yücelten bir isim. Tanzimattan bugüne Türk şairlerinin hep batılı şairleri taklit ettiğini söyleyen Karakoç için halk şiirinden sonra bizim olan başka bir şiir tekke şiiri. Klasik edebiyatın bütün öğretilerini kullanarak bu yolda kendi şiirini kuran Bahaettin Karakoç,  şiir için söylediği şu sözleri çok kıymetli bulurum : “Yazdığın şiirle toplumları etkileyecek, ondan da önce kendin etkileneceksin. Toplumsa, ancak yeter dediğin zaman seni kabul eder. Şiir, özellikle vurguluyorum, bir dua biçimidir. Kalbimizin zikridir. Onu en güzel şekilde, en yararlı ve en çarpıcı şekilde kullanmak zorundayız.”

HAZİNEM ANADOLU

Bahaettin Karakoç’a göre ‘aferin almak için şiir yazılmaz’ kimse kendini zorlamasın. Ve devam eder, “Yazılan şey yaşanmış olmalıdır… Bire bir yaşayamasa dahi, içinde hayalinle yaşamalı… soyutu somut eylemeye çalışmalıdır. Bunun için de malzemeleri iyi seçmelidir. Şair, ne yaparsan yapsın, yaptığının şuurunda olmalıdır.”

Onun şiirleri Anadolu’nun zengin kelime hazinesidir. Her kitabı bir sözlüktür aynı zamanda. Bu kadar zengin söz haznesini şiirde açığa çıkarmasının sebebini ise Karakoç şöyle açıklar: “Niye yapıyorum bunu? Türkçeye hizmet için… Türkçeye hizmet… Derleme sözlüklerinde yoksa onu da kayıt altına almış oluyorum, varsa zaten vardır. Sözlüklerimizi zenginleştirmeye çalışıyorum anlayacağınız. Bizim Batı ülkelerinden daha fazla sözlüğümüz olmasına rağmen şiir ve yazıya geçmediğinden çok az görülmektedir. Kısacası ben, şairi bir medeniyet savaşçısı olarak görüyorum. Medeniyet savaşçısı da, kültür savaşçısı da bütün bunları düşünmek zorundadır. Şiir bir hobi değildir.”

EŞİME ŞİİRLERİMİ BEĞENDİREMEDİM

 Bahaettin Karakoç yazdığı şiirleri önce eşine okurmuş ancak eşi her seferinde Arurahum Karakoç’un şiirlerinin daha güzel olduğunu söylermiş. Verdiği bir röportajda bunu öyle güzel anlatmış  ki ben de burada paylaşmak istedim: “Eşim, benim ne kitaplarımı kıskanmıştır, ne de şiir şölenlerine gidip gelmemi… Her yazdığım şiiri önce eşime okurdum. Dinlerdi. Bir gün ‘Yâ Karakoç, seninkiler arabesk gibi bir şey en fazla; Abdurrahim abinin şiirleri benim daha hoşuma gidiyor’ dedi. ‘Öyle mi? O da benim kardeşim… Ne fark eder’ dedim. Dedim geçtim, amma bana dokunmuş olmalı ki bir ay şiir okumadım. Ondan sonra başladı, ‘Niye okumuyorsun?.’ demeye… Ben de ‘Ağabeyinin yanına git. Abdurrahim abin orda, git o okusun’ dedim. Ne dedi ki biliyor musunuz: ‘Onu ben de yazarım. Ama senin gibi yazamam…’ Benim şiirimin, imajları aşarak künhüne ermesi mümkündür. Bu yüzden, şiirlerimi bir-iki defa okudum, anladım diyen adamlara şaşarım. O kadar acele etmeyin. Ova görünür, ama çok çöküntülüdür… Ne zaman şiire ara verecek olsam, eşim derhal ‘Nereye gidiyorsan git, gez. Dol da gel’ derdi. Ve yemek sırasında benim dudaklarım kıpır kıpır etmeye başladığında, tıkırtı dahi çıkarmaz ve çocuklara da ‘Babanız yine devrede. Şu an şiirle meşgul. Kafasını bulandırmayın’ derdi. Beni öyle korurdu. Onun sayesinde dünyayı gezdim. Onun sayesinde bol bol yazdım. Yazar oldum. Ve hala da yazıyorum. Üzerimdeki etkisi hala sürmektedir.”

Yazılar

Ayşe Olgun

Ayşe OlgunAuthor posts

Erzurum’da doğdu. Gezmeyi, okumayı, yürümeyi, düşünmeyi ve paylaşmayı seven insanlarla beraber. Şimdilik Salacak-Topkapı hattında mesut bir hayatı var. Toplu taşıma araçlarından en çok vapurları seviyor. İstanbul vazgeçilmezi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir