Kültürel mirasımızın kıymetini bilelim


20-22 Aralık tarihlerinde ikinci defa kapılarını açacak olan İstanbul Art Show Çağdaş Sanat Fuarı için Türk resmin önemli isimlerinden Devrim Erbil İstanbul temalı çok özel bir eserin hazırlıklarını sürdürüyor. Biz de bu tablodan ilhamla Devrim Erbil’le sanatını konuştuk. Suadiye’deki atölyesinde buluştuğumuz Erbil gelenekselle soyut resmi buluşturduğu tablolarının hikayesini anlattı. Buyrun sohbetimize.

İstanbul Art Show’a İstanbul temalı özel bir tablo hazırlıyorsunuz. Bu fikir nasıl doğdu?

İstanbul Art Show’un direktörü olan aynı zamanda çok sevdiğim, özel bir insan olan arkadaşım Yalın Alpay’la birlikte düşündüğümüz bir proje üzerinde çalışıyorum şu an. Işıkla karanlığın, iyilikle kötülüğün, gündüzle gecenin yani zıtlıklardan ve bu zıtlıkların aynı zamanda bir bütünü oluşturduğu düşüncesinden yola çıktık. Daha çok İstanbul resimlerimle tanındığım için böyle bir çalışmayı bir İstanbul resmiyle yapmak istedik ve oturup bir proje üzerinde çalıştık. Projeyi çalışırken o zıtlık kavramından yola çıkarak evrenden ilhamla hem evrenin parçalanışını hem de o her parçanın nasıl evreni oluşturduğu fikrine yoğunlaştık. Yani çıkış noktamız her şeyin parçalanıp, dağılıp sonra yine bütünleşmesi oldu.

Bu düşünce sizin İstanbul tablonuza nasıl yansıdı?

Tablo henüz bitmedi hala ekibimle birlikte üzerinde çalışıyorum. Yüksekliği iki buçuk metre, uzunluğu ise dört metreden oluşan bir İstanbul tablosu olacak ve bu tablo her biri 50 santimetrekareden küçük tablolardan oluşacak. Çizim aşamasındayız bütün ekibimiz seferber oldu, onlarla tablo üzerinde çalışıyorum. Turkuaz renkli bir İstanbul olacak. Alnımızın akıyla işin içinden çıkacağız inşallah. Bir bütün olarak sergide yer alacak olan tablodan sanatseverler, koleksiyonerler istedikleri 50 santimetrelik kareyi seçip alabilecek. Tabi pastayı keser gibi kesip vermeyeceğiz. Seçilen kareyi çerçeveletip bir iki gün içinde sahibine teslim edeceğiz. Aynı zamanda yeni bir teknikle 50 santimetrelik İstanbul tabloları oluşturduk yurtdışından getirilen özel bir baskıyla metal üzerine bastırılan ve benim imzam olan bu tablolar de tek parçalar halinde yer alıyor. Bu tekniği de tabloda ilk kez biz kullandık.

Resmin teknolojiyle buluşması resmin sanatsal değerini düşürür mü peki?

Aslında resmin yapıldığı ilk çağlardan beri teknoloji o günün şartlarına göre hep kullanılmıştır. İlk çağdan beri insanlar resimleri taşlara, sıvalara, mozaiklere yapmışlardır. Mesela sert taşlar üzerindeki resimler 10 bin yıl öncesinden gelir ve o günün teknolojisi kullanılarak yapılmıştır yani teknoloji sanattan hiçbir zaman uzak durmamıştır. Her dönem kendi imkanlarıyla faydalanmaya çalışmıştır. Teknolojiyi günümüz sanatçısının da kullanması gerekir. Ressamın dünyası renklerdir ve biz en iyi boyayı en iyi fırçayı almaya çalışırız. Ben o boyacı dükkanlarına gittiğimde hiç ayrılmak istemem. Dokunmak isterim seyretmek isterim sevmek isterim. Bu rengi neden daha önce kullanmadım diye düşünürüm. Renk o kadar zengin bir dünya ki insanın hayallerini süslüyor, dünyamızı süslüyor. Rengi teknolojinini bize imkan sağladığı boyutlarda çalışmak güzel.

YAĞLI BOYA RÖNESANSIN RUHUDUR

  • Teknoloji geliştikçe resim anlayışında da farklılık ortaya çıkar mı peki?
  • Yağlıboya tekniğini ilk kullanan Jan ve Hubert Van Eyck kardeşlerdir ve yağlıboya Rönesans ruhuyla örtüşen bir tekniktir, yani o günün teknolojisi kullanılarak Rönesans ressamları tablolarını yapmıştır geçmişten bugüne de hep böyle olmuştur. Yine Rönesans sanatçılarından Leonardo da Vinci araştırmacı bir ressamdır. Farklı teknikleri resmi üzerinde kullanmıştır.
  • Yağlı boyanın Rönesans ruhuyla örtüşmesinin sebebi nedir?
  • Rönesans’ın temelinde hakikati aramak vardır, mantıklı olmak, doğruyu bulmak gibi değerler üzerine kurulmuştur. Bunu Rönesans ressamları saydam renkleri üst üste koyarak iki boyutlu bir yüzey içinde sanal bir derinlik yaratarak tablolarına yansıtmışlardır. Bir tuvalin yüzünü tiyatro sahnesi gibi düşünürseniz o sahnedeki derinliğin tablolara yansıdığını söyleyebiliriz. Rönesans tablolarında işte bu derinlik öne çıkar ve 30- 40-50 metrelik derinlikleri görürüz. Leonerdo’nun potrelerinde ise bu derinlik yüzlerce metredir. Yine dönemin ressamlarından Michelangelo Buonarroti ise bu derinliği sahnenin önüne taşır yani onun portrelerine baktığınızda kollar, bacaklar size doğru geliyor gibi bir hisse kapılırsınız. İşte o tiyatro perdesindeki derinlik minyatürde yoktur. Ama Rönesans sanatçıları için o derinlik çok önemliydi. Çünkü derinlik arttıkça inandırıcılık da artıyordu bu derinliği oluşturma da yağlıboyayla mümkündü.Başta da dediğim gibi Leonardo çok farklı teknikleri denedi. Ama Son Akşam Yemeği tablosu yapıldığı günden bugüne çok çok farklı bir yerdedir çünkü tablo o kadar çok restorasyon geçirdi ki Leonardo’nun yaptığı tabloyla bugünkü tablo arasında çok büyük farklar vardır. Yine Bellini’nin yaptığı Fatih portresi o kadar çok restorasyon geçirmiştir ki belki bir tek sarıktaki çizgiler orijinale yakın kalmıştır. Yağlı boya resimde yeni bir anlayışı getirse de çok dayanıklı değildir. Çok iyi koşullarda korunması gerekir.

GELENEĞİN GENETİĞİ KUŞAKTAN KUŞAĞA GEÇER

Sizin tablolarınıza dönersek:Tablolarınızda gelenekle çağdaş resmi buluşturduğunuzu görüyoruz. Minyatürü mesela resimlerinizde yeniden yorumluyorsunuz. Gelenekle kendi resim anlayışınızı harmanlayarak kendi tarzınızı ortaya koyma hikayenizi merak ediyorum. Neler anlatırsınız bize?

Bu toprakların benim eserimdeki etkisini görmeniz evet mümkün. Çünkü bu topraklarda yaşamanın coğrafik etkilerini, bu topraklardaki farklı dönemlerde ve farklı kültürler tarafından üretilmiş sanat eserlerini, onların tarihsel değerini var eden kültürlerin kuşaktan kuşağa geçtiğini düşünüyorum. Gelenek öyle bir şey ki nasıl ki genlerdeki bir hastalık ya da yetenek kuşaktan kuşağa geçiyorsa aynı şekilde kültürel kodlarımız da kuşaktan kuşağa aktarılır. Fakat bu geleneksel sanatın genetiği kuşaktan kuşağa geçse de herkes bunu sanatına yansıtamaz. Çünkü geleneği kopya etmek ya da o geleneğe yakın olmak tek başına yeterli değildir.

Geleneksel kodları esere yansıtmak ile geleneği kopya etmek arasındaki farklı biraz daha açabilir miyiz?

Mesela oryantalist ressamların yaptıkları tablolara bakın orada geleneğin nasıl kopyalandığını görürüz. Mesela bir cami resmi görürsünüz geleneğin kopyası olarak o tabloda yer alır. Ya da hat sanatını ya da minyatürü bir tabloya yerleştirmek geleneksel sanatın ruhunu çağdaş resme aktarmak değildir, geleneği kopya etmektir. Ya da batı kültüründen örnek verirsek mesela Raphael (Raffaello Sanzio da Urbino) gibi resim çizebilirsiniz fakat onun gibi resim yapmanız tek başına sanatsal olarak bir şeyi ifade etmez. Çünkü Raphael’in resimleri Rönesans’ın temel ilkeleriyle, estetik değeriyle örtüşür. Oysa bu döneme gelince bir ressam o dönemin ressamının aradıklarından daha farklı şeyleri arayarak eserini ortaya koyması gerekir. Bunu yapmazsa yine resminde kopyacılıktan öteye gidemez.

RESSAM ATÖLYELERİ ÖNEMLİDİR

Güzel Sanatlara öğrenci olarak girdiğiniz yılları da merak ettim?

Bizim zamanımızda ortaokuldan sonra gidilirdi yani başladığımda 15 yaşımdaydım. Üç sene okuyup sonra yüksek kısma geçilirdi. Düşünün bizim zamanımızda ve bizden önce çok önemli Türk ressamlarının atölyeleri vardı. Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Bedri Rahmi gibi isimlerin atölyelerinden bahsediyorum. Burada 15 yaşındaki çocuklar da olurdu akademinin üst kısmındaki öğrenciler de. 15-25 yaş arası öğrencilerin buluştuğu bu atölyelerde sınıf olmazdı ve yeni başlayanlar üst sınıflarındakilere özenirdi onları örnek alırlardı, çok güzel ortamlardı. Aynı zamanda felsefe, edebiyat, psikoloji gibi farklı dallarda da eğitim alırdık. Mesela ben aynı zamanda şiir de yazardım.

Oryantalist geleneği kopyalar

Siz kopyacılığa düşmeden ama gelenekten de faydalanarak kendi tarzınızı nasıl ortaya koyuyorsunuz, tablolarınızın alt metnini geleneğin üzerinden okumak istesek neler söylersiniz?

Hat sanatından esinleniyorum, minyatürleri çok sevip onlardan esinleniyorum ama mesela minyatürlerini çok sevdiğim Nakkaş Velican gibi bir İstanbul yapmıyorum. Başka bir İstanbul yapıyorum. 17.yüzyılda yaşamış olan Nakkaş Velican’ın mesela bir İstanbul resmi vardır. Bir de yabancı ressamların çizdiği İstanbul’un fethi tabloları vardır.Bunları karşılaştırdığızda oryantalist ressamlar etrafta uçuşan kelleler, yerler kan revan içinde zafer kazanmış bir Fatih’nde olduğu İstanbul çizerler. Oysa Velican’ın İstanbul’u bambaşkadır.Gri ve pembenin çok güzel uyum gösterdiği bu tabloya bakınca ‘işte bu ihtişamlı şehrin sahibi biziz’ hissine kapılırsınız. Bu yüzden Velican’ın İstanbul minyatürü bana göre oryantalist tablolardan çok daha etkilidir. Çünkü şehrin güzelliğine geniş bir bakışla uzaydan bir bakışla size gösterir. Ben de kendi resimlerimde tıpkı o minyatürdeki gibi o sonsuzluktan bakma hissine ikili bir bakış açısı getirdim. Minyatürün tek düzey üzerine sıralanmış kompozisyonlarını tablomda yatırdım.Üzerine o görüntüyü koyduğum zaman yeni bir estetiğe büründü. Ben de böylece gelenekten ilhamla yeni bir estetiğe ulaştığımı düşünerek bu ikili bakışları ortaya koyuyorum tablolarımda. Resimlerimde hem uzaydan bir bakış vardır hem içerden bakış vardır.İki bakışın kesiştiği yerleri görürsünüz tablolarımda.

Nurullah Berk’e Picasso’nun sorusu: Hat sanatını bilir misin?

  • Bugün kendi coğrafyamızdaki eserleri yeterince tanıyor muyuz peki?
  • Ben bu topraklarda yetişmiş pek çok sanat eserinin daha gün yüzüne bile çıktığını düşünmüyorum. Mesela minyatür saraylarda padişahların hayatını anlatır. Osmanlı’nın saray hayatıyla ilgili pek çok minyatür bulunur. Sadece Süleymaniye Kütüphanesi’nde binlerce minyatür resmin yer aldığı kitap olduğu söylenir ki bu minyatürler arasında Arap, İran minyatürleri de bulunmaktadır. Ancak Osmanlı sanatına Batı dünyası hep mesafeliydi. Bunda Türklere karşı önyargılı bakışın etkisi var. Hatta bunda Haçlı Seferleri’nin kuyruk acısı var diyebiliriz. Ortaçağı düşünün Avrupa ne haldeydi bir Amerika’yı düşünün. Bu topraklarda olan bitensonradan anlaşılmaya, bir takım araştırmalar yapılmaya başlandı. Mesela hat sanatı Batı dünyasında o kadar önemlidir ki. Nurullah Berk anlatmıştı. Paris’e gittiğinde Picasso ile görüşmüş. Biliyorsunuz Picasso cin gibi bir adamdı bütün kültürleri bilirdi. Nurullah Berk’e sormuş: Siz Osmanlı dönemindeki hat sanatını incelediniz mi? diye. Hattın havasını, rengini yani o gelenekten çıkarak onun ruhunu yakalayarak resim yapmak çok önemli. Osmanlı iyi ki bunları yaptı, bu eserleri bıraktı, bunların kıymetini bilmek gerekir.
  • Kendi mirasımızı yeni nesile sevdirmeliyiz

    Soyut resmi aynı zamanda resimlerinde ilk kullanan Türk ressamlardan birisiniz. Geleneksel sanatın da soyuta açıldığını düşünüyorum. Siz geleneksel olanla soyut resmin kesiştiği noktalar hususunda neler söylersiniz?

Ben soyut resimle hat sanatını birbirine çok yakın bulurum. Mesela Piet Mondrian’ın yatay ve dikeyden oluşan sadece sarı, kırmızı ve maviden oluşan tablosuyla bir hat yazısını yan yana koyduğumda yatay ve dikey çizgilerin benzerlikleri çok şaşırtıcı geliyor bana.Hat sanatında Kufi yazı benim mizacıma çok uygundur. Yani demek istediğim soyutun ruhu birbirine farklı sanatlarda da dönemlerde de olsa birbirine çok yakındır. Ben tablolarımı yaparken bu topraklardaki mimariden de yazıdan da yani sanatın farklı alanlarından da ilham alan biriyim. Kilimlere, halılara olan ilgimi herkes bilir ama aynı zamanda taş ustalarının yaptığı işlerden, kufi yazılardan, motiflerden, bu topraklarda yaşamış farklı kuşak ve kültürlerden izler taşır tablolarım. Biz çok bereketli bir toprağın mirasının üstündeyiz önce kendi mirasımızın farkında olmak sonra bu mirası nesillere sevdirmek lazım. Kendi mirasımızı, değerlerimizi iyi tanımamız lazım. Benim avantajım bu topraklarda dogmuş olmam. Hala öğrencilerimleriyle birlikte Anadolu’yu dolaşıyor Anadolu’ya olan sevgimle resimlerimi yapıyorum. İnanılmaz bir zenginlik üzerinde yaşıyoruz. Hem kültürlere, hem insanlara hem Anadolu’ya olan sevgim beni besleyen kaynaklarım diyebilirim.

Sanat hayatın dengesidir

  • Peki genel anlamda dünden bugüne baktığımızda Türk resmi sizce geleneğini oluşturabildi mi?
  • Resimle ilgili bir takım yorumlar vardır. Mesela denir ki Fatih’ten sonra Beyazıt batıya yakın olsaydı resim anlaşımız da değişirdi. Ancak ben batının resim anlayışını değil de kendi görsel sanatını ortaya koyan Osmanlı’nın bu eserlerinin bu coğrafyanın zenginliği olarak algılıyorum. Yani bakın her coğrafyada her iklimde farklı farklı meyveler yetişir. Ama bunların hepsi güzeldir. Sanat eserleri de öyledir. Bunlar da farklı coğrafyalardaki sanatçıların kendi meyveleridir çeşitliği zenginliğidir. Başa dönersek dünyanın çok farklı noktalarından farklı resimlerin yapılması insanlık kültürünün zenginliğini yansıdır ve sanatın en güzel yanı da budur. O yüzden ben batı resminin paralelinde kendi resim anlayışımızı oluşturmamızı çok önemli buluyor, Osmanlının batı resminin eşliğinde gitmemesini büyük bir hayranlıkla karşılıyorum.
  • 15 yaşın desenleri
  • Sohbetin sonunda Devrim Erbil bize henüz lise yıllarındayken desen ve not deflerlerini gösterdi. 1956 yılında henüz 15 yaşındayken yaptığı resim bir sanatçının uslubunun daha erken yaşlarda oluştuğunu gözler önüne seriyor. Edebiyatla da yakından ilgili olan Erbil’in defterinde dönemin Varlık dergisi için çizdiği desenler yer alıyor. Ayrıca sevdiği yazarların kitaplarından aldığı notlar aynı zamanda okuma tutkusunun da çok erken yaşlarda ortaya çıktığını gösteriyor. Okuma notları arasında Puşkin, Miguel De Unamuno gibi isimlerin eserleri dikkatimizi çekiyor.

Resim-SergiRöportaj

devrim erbil osmanlı PuşkinMiguel De İstanbul Art Show rönesans

Ayşe OlgunAuthor posts

Erzurum’da doğdu. Gezmeyi, okumayı, yürümeyi, düşünmeyi ve paylaşmayı seven insanlarla beraber. Şimdilik Salacak-Topkapı hattında mesut bir hayatı var. Toplu taşıma araçlarından en çok vapurları seviyor. İstanbul vazgeçilmezi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir