Bize Topçu’nun askerleri derlerdi


Nurettin Topçu’nun adını ve fikirlerini gelecek nesillere aktarmak için çalışan bir grup idealist gencin başını Topçu’nun öğrencisi Ezel Erverdi çekti. Hareket dergisini altmışlı yıllarda arkadaşlarıyla birlikte yeniden okurla buluşturan Erverdi o günleri şöyle anlatıyor: “Bütün tecrübesizliğe rağmen dergiciliği önemsiyordum. Nurettin Topçu’nun fikirlerini daha geniş kitlelere ulaştırmak, yeni kadrolar oluşturmak istiyorsak dergiye ve derneğe ihtiyacımız vardı. Bu hevesle yola çıktık. Bize o zaman çevredekiler “Nurettin Topçu’nun askerleri” ismini takmışlardı.”

Nurettin Topçu

Dergah Yayınları’nın sahibi Ezel Erverdi, geçtiğimiz aylarda “Nurettin Topçu Dünden Kalanlar ve Geleceğe Umutlar” adlı hatıra kitabıyla okuruyla buluştu. Erverdi, İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciyken tanıştığı hocası Nurettin Topçu’nun fikir dünyasını geleceğe taşıyan kendi gibi idealist bir grup genci kitabında anlatırken günümüz okurunu da altmışlı ve yetmişli yıllara davet ediyor. Hareket Dergisi’nden Hareket Yayınları’na oradan Dergah Kitabevi’nin açılışına uzanan bu hatıraları okurken bugün Nurettin Topçu’nun gördüğü itibarın sebebini de anlamış oluyoruz. Bu röportajın hikayesine gelince… Ezel Erverdi’yle kitabı okuduktan sonra kabul ederse bir gazeteci olmazsa bir okur olarak görüşmek istediğimi ilettiğim de açıkçası bugüne kadar söyleşi taleplerini reddettiğini bildiğim için çok da umutlu değildim. Ancak birkaç kere yaptığımız telefon görüşmelerinde bir ağabey sıcaklığında sorduğu soruları cevaplarken okuduğum okullar, yayıncılık dünyası üzerine yaptığım röportajlar ve en önemlisi hemşerisi olduğum bilgisine gösterdiği ilgi umudumu biraz olsun artırdı. Son telefon görüşmemizde ise Erzurum’dan kete getirttiğini ve ikram için ev adresini verdiğinde artık güzel bir sohbetin beni beklediğini tahmin edebiliyordum. Çok kıymetli eşi Nevra Erverdi hanımla bir öğleden sonra Ataşehir’deki yuvalarında sıcak bir şekilde karşılandım. Fotoğrafçıyla gelmememi sıkı sıkı tembih etti. Kendisi görsel konuda yardımcı olacağını söyledi ve söyleşide kullandığımız fotoğrafların bir kısmını verdi. Yaklaşık dört saat sohbet ettik.–Sağlık sorunlarına rağmen- büyük bir nezaket ve samimiyetle sorularımı sabırla cevapladı. Bu uzun sohbetin önemli bir bölümünü siz kıymetli okurlarımla paylaşıyorum. Herkese iyi okumalar.

Ezel Erverdi

Nurettin Topçu’yla ilk nasıl tanıştınız?

Gedikpaşa Ortaokulu’nu bitirince İstanbul Erkek Lisesi’ne yazıldım. Nurettin Topçu lise son sınıfta felsefe derslerimize geldi. Bir yıl önce psikoloji derslerimize Keyise İdalı geliyordu. Nurettin bey gibi Sorbonne mezunuydu. Bu iki hoca iyi anlaşırdı. Lisede önemli hocalarda okuduk. Nurettin Topçu hocamızın dayımı tanıdığını bilmiyordum. 1946’da birtakım parti kurma işleri olmuş o zaman tanışmışlar. Bunları sonradan öğrendim.

Nasıl bir hocaydı? Öğrencileriyle ilgilenir miydi?

Çok ilgiliydi. Zihnimizin açılması, kendimizi geliştirmemiz için ödevler verirdi. Okulda da ders zili çalar sınıfa girer yine zil çalınca cümlesini hemen bitirir çıkardı. Yazılı imtihanlarda da öğrenciler kopya çekmesin diye A ve B diye iki gruba ayırırdı. Öğrencileri ile ilgili bir hocaydı.

KİTAP İŞİNİ İLK DERNEKTE ÖĞRENDİM

Sizin dostluğunuz nasıl gelişti?

27 Mayıs darbesi olmuştu ve bazı akrabalarım 27 Mayıs’tan dolayı sıkıntılar yaşıyordu. Yine o yıl ilk kez hem İngilizce hem de matematikten ikmale kalmıştım. Hocanın 1961’de Yarınki Türkiye kitabı çıkmıştı. Bu kitabı okuyup çok etkilenmiştim. Gittim yanına, konuştuk bir şeyler yapmak istiyordum. Beni Milliyetçiler Derneği’ne gönderdi “Sıtkı Evren’i bul dedi’’. Her defasında gidiyorum dernek kapalı. Nihayet Sıtkı ağabeyi buldum, tanıştık çok sıcak bir insandı. O da uzatmalı kimya mühendisliği talebesiydi. Kitabı yayına hazırlama, tashih yapma, kitap paketleme işlerini ilk onun yanında öğrendim diyebilirim. Dernek faaliyetleri yasak olduğu için Nurettin Bey’in evinde toplantılar yapılıyordu oraya gidip gelmeye başladım. Hoca benimle hiç siyaset konuşmadı. Ben bilgileri daha çok Sıtkı ağabeyle konuşuyor olan biteni ondan öğreniyordum. İhtilal sonrası sıkıntılı bir dönemdi. Bu arada Nurettin bey Konya’dan bağımsız senatör adayı oldu, hocayla aramızda bu bahisler hiç açılmadı.

Milliyetçiler Derneği’nde arkadaşlarınızla çok önemli işlere, yardım faaliyetlerine imza atıyorsunuz ama dernek içinde yaşanan bir takım tatsızlıklardan sonra ayrılıyorsunuz. Onları da konuşalım mı?

Onları ayrıntılı olarak kitapta da anlattım. Dernekte etrafla en fazla teması olan, çok fazla oraya buraya girip çıktığım için bazı söylentiler duyuyordum. Bunları Nurettin Topçu ve Ercüment Konukman’a gelip anlatıyordum ama bana “sen çocuksun, bu dernekte böyle şeyler olmaz karışma” gibi şeyler söylenince kızdım Erzurum’a gittim. Milliyetçiler Derneği genel kurulu yapılırken Erzurum’daydım. Seçimlerden sonra geldiğimde Nurettin beyle karşılaştık, baktım dudağı uçuklamış. Morali bozuk, birtakım tatsızlıklar yaşanmış. Derneğe yeni yönetim seçilmiş, Nurettin beyin “sosyalist” görüşlerine karşı yakışıksız sözler söylenmiş.

OKULA GİTMEZ KÜTÜPHANEYE GİDERDİM

Dernek işlerinin dışında Nurettin Topçu’nun 1939’da çıkardığı Hareket dergisini yeniden yayın hayatına kazandırıyorsunuz. O süreci anlatır mısınız?

Eski dergileri okumayı seviyordum. Üniversiteye gitmek yerine vaktimi Beyazıt Kütüphanesi’nde dergi okumakla geçirirdim. Oradaki görevliler beni tanırdı.

Hocanız derginin tekrar çıkarılması işine nasıl bakıyordu?

Başta pek sıcak bakmıyordu. Hatta Orhan Okay’a yazdığı, sonradan yayımlanan mektuplardan bazı hususları sonra öğrendim. Ama o sıralar gazeteci Ahmet Emin Yalman Hareket adlı bir gazete çıkarmaya başlamıştı ve bir gün hocayla konuşurken sohbet arasında dedi ki “bir derginin ismine sahip çıkamadım, bir şeye sahip çıkamıyoruz”. Bu sözün üzerine ‘’hocam niye öyle diyorsunuz önüne bir iki kelime yazar biz de Hareket dergisini yeniden çıkarırız’’ dedim. Hadi çıkarın demedi ama ses etmedi de. Arkadaşlarla 1966’da Hareket dergisini yayınlamaya başladık.

O süreç nasıl oldu?

Ben dergiciliği çok sevmiştim. Önce okuyucu olarak çok sevmiştim. Ayhan Yücel o zaman bana Nurettin bey destek verse de dergideki yazıları onun seçmeyeceğini bizzat ilgilenmeyeceğini hatırlatarak dergiye ‘Hareket’ ismini vermenin çok da doğru olmadığını söylemişti. İleriyi gören bir ağabeyimizdi. Milliyetçiler Derneği’nde de hemen şubeler açmayalım yılda bir iki şube açalım demişti. Onun dediği çıktı. Ama ben o zaman öyle düşünmemiştim. Hem Hareket’in ismine de sahip çıkacağımıza hocamıza söz vermiştim. Hareket’in ilk dönemlerinde yazan isimlerle irtibata geçmiştim. Ancak onlardan beklediğim desteği göremedim. Acemilikle ve şanssızlıklarla ilk sayımızı çıkardık.

İLK SAYIMIZI HOCA ELEŞTİRDİ

İlgi gördü mü?

İlk sayımız özellikle de mizanpaj olarak beğenilmedi. Hocadan ve çevreden bazı sert eleştiriler aldık. Tabi bu arada şunu söyleyeyim dergide yazan arkadaşlardan bir iki kişi hariç herkes o dönemde daha öğrenciydi. Kimsenin dergicilik tecrübesi yoktu. Ben Milliyetçilik Derneği’nde çalışırken Sıtkı abinin yanında birkaç kitabı yayına hazırlamıştım, öğrencilik yıllarında bol bol dergi okumuş, Yüksek Kaldırım’dan topladığım dergi mizanpaj örneklerini biriktirmiştim ama hepsi bu. Fakat bütün bu tecrübesizliğe rağmen dergiciliği önemsiyordum. Nurettin Topçu’nun fikirlerini daha geniş kitlelere ulaştırmak, yeni kadrolar oluşturmak istiyorsak dergiye ve derneğe ihtiyacımız vardı. Bu hevesle yola çıktık. Bize o zaman çevredekiler “Nurettin Topçu’nun askerleri” ismini takmışlardı.

İLK KİTAP NESİLLERİN RUHU

Kimler vardı ilk kadroda?

Muzaffer Civelek’in yazı ve hika yelerini Nurettin bey beğenmişti mesela. D. Mehmet Dogan, Ali Birinci yazmaya şiirle başlamışlardı. Şimdi isim isim sayamayacağım çünkü çok kişi vardı. Hangi sayıda kimler vardı onların isimlerini tek tek kitapta yazdım. Ama ilk sayının kapağındaki isimleri sayarsak şunlardı: Ali Nihat Tarlan, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan, Ayhan Songar, Ercüment Konukman, Ayhan Yücel, Emin Işık, Muzaffer Civelek, Mehmet Çavuşoğlu, Osman Zeki Sönmez, Ersin Ergül.

Hareket Yayınları’nın ilk kitabı olarak 1967’de Mehmet Kaplan’ın Nesillerin Ruhu çıkıyor. Bu kitabın bir hikayesi var mı?

Dergide bir yılı geride bırakmış ilk on iki sayıda epey yazı birikmişti. Öte yandan Beyazıt Kütüphanesi’nde eski Hareket dergisinden Nurettin Topçu’nun yazılarını kopyalamıştım. Tabi o zaman fotokopi yok, oturup yazıları dergiden el yazısıyla yazıyorum.Çok istememe rağmen ilk kitap olarak Nurettin Topçu’nun İradenin Davası kitabını çıkaramadık. Yine Nurettin Topçu’nun kitabı gibi yazılarını topladığım Mehmet Kaplan’ın Nesillerin Ruhu kitabını çıkardık. İlk yıl çıkardığımız dört kitap arasında en çok Nesillerin Ruhu kitabı sattı kendisi de şaşırdı. Yine Dergah Yayınları’nda da ilk kitap Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri kitabı olmuştur. Sonradan İradenin Davası kitabını da bastık tabi.

KÜÇÜK BİR ODADA YAYINCILIĞA BAŞLADIK

İlk yayınevi adresiniz neresiydi?

Divanyolu’nda Ersoy Han girişinde bir küçük oda tuttuk, penceresi bile yoktu. İsmi Anadolu Yayınevi olsun dedim ama Muzaffer (Civelek) ‘’Hareket olsun’’ dedi. Ben de “iyi tamam” diyerek Hareket Yayınları’na o küçük odada başladık.

Anadolu Fikir Derneği’ni kuruyorsunuz aynı dönemde?

Hareket dergisinin ikinci yılında yeni bir dernek kurduk. Hocam çok kızdı ve dergiyi bırakmamı söyledi. Dergiyi önce Sedat Çelikdoğan’a devrettim. Üç ay sonra o da Ercüment Konukman’a devretti. Dernek ismi sonra Anadolu Fikir Derneği ismini aldı. Nurettin bey derneğin İstanbul faaliyetlerine katılmıştı. Anadolu’da da şubelerini açmak için çalışmalar yürüttük. İlk duraklarımızdan birisi Erzurum’du.

ERZURUM’DA DERGİ İŞİ TUTMADI

Erzurum’da Adımlar dergisini çıkarmışsınız değil mi?

Erzurum’da edebiyat ortamı oluşmasını istedik. Açık söyleyeyim dergi Erzurum’da tutmadı. Erzurum’da en uzun süreli çıkan Mina dergisidir. Onu çıkaran da Erzurumlu değildi zaten. Fakat film gösterilerine müthiş bir ilgi oldu. Götürdüğümüz filmlere gösterilen ilgi çok fazla olunca, sonra da üniversitenin salonunda devam edildi.

Derneği bırakıp tekrar dergiye dönüyorsunuz…

İkinci cilt (1967) yayınından hoca memnun kalmadı. Hoca bana tekrar ‘‘gel dergiyi üstüne al’’ dedi, ben de Muzaffer Civelek’in daha uygun olduğunu hocaya söyledim. Hem mektebini bitirmiş, askerliğini yapmış hem de kalemi en iyi olandı. Sekiz ay da Muzaffer çıkardıktan sonra dergi yine bana kaldı. Derginin beşinci cildini hazırladığımız 1970 yılı (beşinci cilt) derginin epey sıkıntılı olduğu bir dönemdi, ekonomik dahil çok büyük sıkıntılar içine düştük. Gelir olsun diye Erzurum’da tavukçuluk işine girmiştim, oradan da hiç para gelmedi. Derginin yanı sıra hoca da aynı dönemde büyük bir sıkıntıdaydı. Evi yıktırmış yerine apartman yaptırıyordu, maddi imkansızlık içinde, canı çok sıkkındı.

HOCAYLA HER ŞEYİ KONUŞURDUK

Nasıl aştınız sıkıntıları?

Galiba hocayla her şeyi konuşacak kadar ona yakın olmuş tek kişi bendim. Ercüment abi de vardı ama biz hocayla her şeyimizi konuşurduk. Yine oturmuş sıkıntılarımızı konuşurken “hocam bu dergiyi ne yapacağız?” dedim. Baktım devam etmesini istiyor. Gittim Ahmet Sait Matbaası’na hoca bu matbaayı severdi. Daha dar küçük bir boyutta yola devam ettik. Ama 1972’den sonra özellikle 1974-75 yılları çok verimli geçti diyebilirim. Öyle ki bizim daireden dışarı çıktık farklı çevrelerle irtibata geçtik. Önce 1971’de Halit Refiğ’in Ulusal Sinema Kavgası’nı bastık sonra 1972’de Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filminin senaryosunu kitap yaptık.

Sevmek Zamanı filminden bir sahne

SEVMEK ZAMANI BİZİ FARKLI ÇEVRELERE TAŞIDI

1972’de Sevmek Zamanı filminin senaryosunu kitap olarak çıkarma fikri nasıl ortaya çıktı?

Sevmek Zamanı filmini ben çekildikten çok sonra izledim. Filmi izleyince çok etkilenmiştim ve “Nurettin beyin sevmesi gereken bir film” diye düşünmüştüm. Bu düşünceden yola çıkarak senaryosunu kitap olarak yayınladık. Ama ne filmle ne de kitapla Nurettin bey pek ilgilenmedi. Fakat bu kitaplar bizi başka çevrelere açtı. İlk bastığımız Ulusal Sinema Kavgası kitabı yayın dünyasında da büyük ses getirmişti mesela.

Böylece Kemal Tahir, Metin Erksan, Halit Refiğ gibi isimleri Hareket Yayınları’yla tanıştırıyorsunuz. Bu açılım üzerinden de konuşmak istiyorum…

Ben sinemayla üniversiteye başladığımdan beri ilgiliydim. Üniversiteye kaydoldum o zaman şebeke derlerdi, kart aldım, Marmara Sineması’na gittim. Daha önce sinemaya aileden birileriyle gidiyorum. Sinemayı yavaş yavaş tanıdıkça oyuncuların yönetmenlerin isimlerini kaydetmeye, gittiğim filmlerin yanına yıldız koymaya başladım. Sinematek ve FilmArşivi’ne giderdim.Ulusal sinema kavgası üzerine yazılan yazıları kitapta toplamak istedim. Önce bu yazıların kitap olma fikrine Halit Refiğ sıcak bakmadı. Kemal Tahir “toplama yazılarla kitap olmaz otursun yazsın” diye tepki gösterdi ama kitap çıkınca çok konuşuldu. Hem yayın dünyasında hem sinema dünyasında oyuncular arasında çok tartışılan bir konu oldu. Kemal Tahir, Metin Erksan ve Halit Refiğ ile ahbaplığım bu kitaplardan sonra daha da ilerledi. Hepsi çok değişik adamlardı. Mesela Metin Erksan parayı severdi ama hiçbir zaman çok para kazanamamış biri. Babası İttihat ve Terakki Partisi’nden milletvekilliği yapmış. Metin ağabey Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul milletvekili adayı olmuş. Çok büyük bir kütüphanesi vardı. Kitapların hepsini okumuş, altlarını çizmiş, notlar almış biri. Çok sıkı Atatürkçü, haksızlıklara karşı çıkmayı bilen milli biri. Hatıralar çok. Halit Refiğ’le fikri tartışmalar yaptık bunlardan öğrendiklerim oldu. Yine kendisinden çok şey öğrendiğim isimlerden birisi de Kemal Tahir’dir.

KEMAL TAHİR’DEN TARTIŞMAYI ÖĞRENDİM

O dostluklardan biraz konuşsak onları sağ kesimle siz tanıştırıyorsunuz değil mi?

Ben Freud’u tıbbiyede öğrenmedim Halit beyden öğrendim mesela. O da Robert Kolejde okurken İngiltere’den getirttiği Freud kitaplarından okuyup öğrenmiş. Filmlerinde de Freud’un izleri çok görülür. Çok zekiydi, bir konuyu tartışırken fikir dünyasını açardı. İkinci eşi Eva ile son yıllarında problemliydi. 1971-1972 yıllarında Ortaköy’de Boğaziçi Köprüsü daha yapılmamış ayaklarının inşaatları vardı ve biz o inşaata kadar yürüye yürüye sohbet ederdik. Her fikirde çok güzel konuşmalar, tartışmalar yapardık. Son zamanlarında fikir dünyasında değişimler yaşadı.

YAYINCILIK İYİ EDİTÖR İŞİ

Hareket Yayınları’ndan ilk kez kitaplarını çıkardığınız ve hala çok ilgi gören yazarlar isimler var. Yayıncılıkta bunun sırrı nedir?

Notos dergisinde, zannedersem okumuştum, “editör kitabın ebesidir’’ diye. Editörün önemini bilmeden yayıncılığa başlamıştık. Bu iş günümüzde çok önemli. Orhan Pamuk’un editörleri var. Elif Şafak’ın kitapları baştan sona editörlerin işi.

Çıkardığınız kitaplardan yola çıkarak şunu öğrenmek istiyorum: Bir yazarın gelecekte de değer bulacağı nasıl anlaşılır?

Her şeyden önce o isim bir değer olacak. Yoksa çok isim çıkıyor yazıyor çiziyor ama bir süre sonra onları kimse hatırlamıyor, bilmiyor. Mesela bizim zamanımızda Fakir Baykurt, Mahmut Makal vardı. Çoğunluk onların kitaplarını okuyordu ama bugün kaç kişi hatırlıyor o kitapları. Fikir hayatında da öyle. Arkasında olursun destek verirsin ama o kişinin bir değerinin olması lazım geleceğe kalması için.

NURETTİN TOPÇU BUGÜNÜ GÖRSE İNANMAZ

Nurettin Topçu’nun fikirlerini yaymak için dernek, yayıncılık ve dergicilik işine giriyorsunuz. Bugün gelinen durum nedir? Nurettin Topçu’ya Türk okuru sahip çıkıyor mu?

10-15 yıl önce Nurettin Topçu’nun bu kadar satacağını hiç tahmin etmezdim. Bu değerin bir zaman sonra fark edilmesi demektir. Rahmetli bugünü görse inanmaz, “ne oluyor” derdi. İsyan Ahlak’ı, Yarınki Türkiye ve Var Olmak. Son zamanlarda da Türkiye’nin Maarif Davası kitapları çok ilgi görüyor. Ha, yanlış anlaşılmasın bu kitapları devlet almıyor. Okurun Topçu’ya olan ilgisinden dolayı satılan kitaplar bunlar. Yani bazı değerler bir müddet sonra mutlaka fark ediliyor. Mesela bakın Sabahattin Ali. Bana Sabahattin Ali’yi ilk önce okumamı Nurettin bey söylemişti. Gittim devlet kütüphanesine, kartoteskte ismi var ama görevli vermiyor okumak için. Sahaflarda da hiçbir kitabının mevcudu yoktu.

TOPÇU’NUN HİKAYEDE İKİ ÜSTADI VARDIR

Nurettin Topçu Sabahattin Ali’yi tanır sever miydi?

“Benim hikayede iki üstadım var” derdi. “Biri Sabahattin Ali diğeri Ömer Seyfettin”. Ben de çok severek okudum Sabahattin Ali’yi.Ama şunu söyleyeyim yaşantısını beğendiğim biri değildi. Monden bir kişilik.Ama kitapları değerliydi ve onu da ne iktidar ne başka bir şey doğurmadı, okuyucu keşfetti. Mehmet Akif de öyle. Milletin keşfettiği isimlerdir bunlar.

SABAHATTİN ALİ KİTABI HERKESİ ŞAŞIRTTI

Sabahattin Ali üzerine Mustafa Kutlu’nun Hareket Yayınları’ndan çıkan bir kitabı var. Ama daha sonra baskısı yapılmıyor değil mi?

Sabahattin Ali

Kendisi bastırtmadı. Mustafa’nın inceleme konuları Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık ve Ömer Seyfettin’di. Sabahattin Ali kitabı, S.Ali üzerine ilk inceleme kitabıydı. Ömer Seyfettin dosya halinde kaldı. İnceleme işini de zaten bıraktı. Yayınlandığı zaman diğer taraf bile Sabahattin Ali üzerine böyle bir inceleme kitabı görünce çok şaşırdı.

BÜLENT ERKMEN ÇOK GÜZEL KAPAKLAR YAPTI

Kitap kapaklarınız da o dönemin epey ötesinde. Nasıl oldu?

Allah yardım etti diyelim. Bize ilk amblemi yapan, kitap kapaklarımızı düzenleyen Aysel Gürkan’ı -genç yaşta vefat etti- Allah karşımıza çıkardı. Muammer Durmuş’un arkadaşıydı. Daha sonra Bülent Erkmen ile çalıştık. Bize çok güzel kapaklar yaptı.

Hareket Yayınları daireden dışarı taştı diyorsunuz. Hareket Yayınları’nın yeni yer açılışına da farklı çevrelerden davetliler geliyor. Nurettin bey bu açılıma nasıl bakıyordu?

Şöyle söyleyeyim Nurettin bey böyle bir tanışmaya pek sıcak bakmıyordu. Fakat Hareket’i Divanyolu Ersoy Pasajı’ndan, o boyasız penceresiz tek odalı mekândan; Ankara Caddesi 54/ 3 adresine taşımamız en büyük ‘hareketti’. 1974 yılında Ankara Caddesi’nde Dergah Kitabevi’ni açtık. Dükkanın boya badanasını Mustafa Kutlu Halit Işık ve ben yaptık, arkadaşlar yardım etti. Farklı çevrelerden isimlerin katıldığı unutulmayacak bir açılış yapmıştık.

TOPÇU “BABIALİ KURTULDU” DİYE SEVİNİYORDU

Kimler geldi açılışa hatırlıyor musunuz?

Açılışa çok kişiye davet etmiştik, kalabalık bir açılış yaptık. Gelenler arasında Halit Refiğ, Metin Erksan, Osman Turan, Cemil Meriç gibi isimler de vardı. Açılışa gelenler ayrı kişiliklere sahipti ama aralarındaki sohbetler çok güzeldi. Cemil Meriç’in Bu Ülke ve Emin Işık’ın İslâmın Getirdiği kitapları için açılışta imza düzenlemiştik. Borç harç dükkân açmışız ama Nurettin bey acayip mutluydu. “Babıali kurtuldu” diyor, öyle bir hava.

Cemil Meriç

CEMİL MERİÇ “SOL”DA BULAMADIĞINI “SAĞ”DA ARADI

Cemil Meriç Hareket yayınlarında yazdı değil mi oradan mı tanışıyorsunuz?

Anne tarafından amca kızı olan Zuhal Cinisli, Server Tanilli ile evlenince Göztepe tarafına taşındılar. Cemil Meriç de o taraflarda oturuyor ve ben Server beyden adını çok önceden duymuştum, kızı bu eve sık gelirdi. Cemil Meriç’in yazılarını önce Hisar dergisinde okudum. Hareket’e yazı gönderdi. Ama şunu söyleyeyim bizim “sağ”da farklı şekilde tanınan bir Cemil Meriç var. Bak bu işte “tipik sağ”ın hali böyle. Cemil Bey’i yazı ve kitaplarından aldığım alıntılarla yazdım. Bakalım nasıl bulunacak. Meriç “sağcı” falan değil, okuyucudan ilgi bekleyen bir yazardı.

Siz de kitabını çıkarmak istiyorsunuz Hareket’ten ama Ötüken Yayınları’ndan kitapları çıkıyor değil mi?

Ötüken’den çıktı ama kitabevimizin açılışında biz imza günü yaptık. Bu Ülke kitabını biz basmak istiyorduk ancak Cemil Bey 7 bin lira telif parası istedi. Bu arada da Ötüken Yayınları 7 bin 500 verince kitabı onlar bastılar. Paraya ihtiyacı yok hanımından dolayı çok zenginler. Onun mizacı böyle. Ama biz bu konuyu düşmanlık yapmadık rahmetli büyük bir değerdi ama zaafları vardı yapacak bir şey yok. Onun evinde çayını içtik, sohbetler ettik. Bize yazılar verdi. Yazılardan kitap yapma benim fikrimdi. Ama asıl yaman olan oğludur o bütün kitaplarını İletişim Yayınları’ndan yeniden çıkardı. Ama rahmetli öyle sağ sol ayırmazdı bizden de ona sekreterlik yapmaya yani kitap okumaya gidenler oldu. Çok özel bir kütüphanesi vardı çocukları aralarında bölüşmüşler. “Sol”da bulamadığını “sağ”da aradı rahmetli. “Sağ” camiadan kişilerle de çalıştı. Çünkü ona adam lazımdı hem kendine kitap okuyacak hem de yazılarını yazacak insan lazımdı. Bugün kitapları “sol”dan çıkıyor ama o kitapları “sağ” okuyor. Solda birkaç değerlendirme yazısı çıkmıştır.

SOSYALİZMİ BİR HAK DAVASI OLARAK GÖRÜRDÜ

Nurettin Topçu’nun sosyalizm ile ilgili çıkışları var. Bu söylemleri sağ camiada nasıl karşılanıyordu?

Nurettin bey sosyalizmi bir hak davası olarak, adalet olarak dile getirir. “Hocam bu sosyalizm yerine başka bir kelime kullansak” derdim, hatta toplumculuk gibi kelimeler de kullandım. Çünkü sosyalizmi ortaya çıkaran şartlar batıda başka. Yine Maksizm de öyle. Sağ sol mücadelesiyle ilgili Kemal (Tahir) beyden çok şey öğrendim çok tartışırdık. Kemal bey derdi ki “batıdaki toprak sistemiyle Osmanlı’daki aynı değil buralardan girin siz tartışmalara. Komünizmle mücadeleyi yanlış yapıyorsunuz, inanç yönünden tartışıyorsunuz. İslam topraklarında komünizm sökmez.” Hakikaten de İslam ülkelerinde komünizm barınamadı. Bak Afganistan’da hiçbir şey yapamadılar. Yine dergide özel sayılar yapın, biraz güncel olun derdi. “Biraz farklı konular çalışın, tartışmalar açın” derdi. Nurettin bey de böyle istekler yoktu. Hatta bana “Sen Maksistlerin çok etkisinde kalıyorsun demişti”, çok ağrıma gitmişti.

İSLAM VE SOSYALİZM EPEY SES GETİRDİ

Ses getiren epey yazılar yayımlıyorsunuz nasıl tepkiler aldınız?

1966 Martında Hatemi kardeşlerle tanıştık. İ.Ü. Hukuk Fakültesi’nde asistan olan Hüseyin Hatemi ‘’Sosyalizm ve İslamiyet’’ başlıklı tartışma getiren yazılar yazmaya başladı. Bu yazılar epey ses getirdi. Yazıları “İslam Açısından Sosyalizm” ismiyle kitaplaştırdık. Bu kitap da çok konuşuldu. 1970’te de İslam Hukukunda Devlet Yapısı’nı yayınladık. Sonra Nurettin beyle aralarında mezhep konusunda tartışma oldu, ayrıldı. Değerli birisidir. Bekarken o kadar titiz birisiydi ki odasındaki telefonu kendi ihtiyacı için açsa onun için pul ayırırdı.

Necip Fazıl ile Nurettin Topçu’nun çıkış noktası aynı diyorsunuz kitabınızda…

İkisi de bir şeyhe bağlanmış, hayat tarzları ve genetikleri farklı. Necip Fazıl’ın evini, hayat tarzını görmesem atıyorlar derdim. Necip Fazıl’ın ailesi varlıklı. Nurettin beyin ailesi baştan varlıklı ama sonra yoksullaşmışlar. Necip Fazıl’ın davası var ama o daha çok popülerliği seçiyor, yani popülerliği daha önde tutan biri. Nurettin beyin çok mütevazı hayatı vardı. Evi de öyleydi giyimi kuşamı da. Eski ceketini evde röpteşambır olarak kullanırdı mesela. Bir gerilik(özel günler için), bir günlük kıyafeti vardı başka da kıyafeti yoktu. Ama ikisi de bu toprakların bir değeri. Atsız mesela başka bir değer. Bakın hâlâ kitapları okunuyor. Yine Cemil Meriç başka bir değer.

Alparslan Türkeş

TÜRKEŞ’İN BELGELERİNDEN MİT RAPORLARI ÇIKTI

Bir de siyasilerin kitaplarını çıkarıyorsunuz. Nasıl ortaya çıktı bu seri?

Bir sıkıntı olduğunda Ankara’ya gidiyorum. Nurettin bey de arkamdan hep sorarmış “Niye Ankara’ya gidiyor, siyasetle falan bir bağlantısı mı var” diye. MSP ve CHP koalisyonunun ortamı hareketlendirdiği yıllar. Parti genel başkanlarından yalnız Bülent Ecevit’in bir kaç küçük kitabı vardı. Diğerlerinin yoktu. Ferruh Bozbeyli’yi tanıyordum. Süleyman Demirel’le Ali İhsan Balım tanıştırdı. Turan Feyzioğlu ile randevu alıp tanıştım, niyetimizi söyledik. Genel başkanlar (Feyzioğlu hariç) konuşma, yazı ve beyanatlarını toplayıp klasörlerle bize verdiler. Turan Feyzioğlu kitabını kendi hazırladı (Millet Yolunda). Erbakan aynı partiden Cevat Ayhan’ı kitabın hazırlanması ve kontrolünde görev verdi. Alparslan Türkeş’le Tuncer Enginertan temas kurdu. Süleyman Demirel kitabına Büyük Türkiye, Alparslan Türkeş Temel Görüşler, Ferruh Bozbeyli de Demokratik Sağ isimlerini verdiler. Kitabını hazırlarken Turan Feyzioğlu çok mutlu olmuştu. Torunu Metin Feyzioğlu çocuktu, eşi hanımefendi bizi çok sıcak karşılamıştı. Kitabının piyasa satışı fazla olmadı. Alparslan Türkeş’in verdiği klasörler çok karışıktı, içinde MİT raporları bile vardı. Temel Görüşler en fazla satan kitap oldu. Üç baskı yaptık. Sonra Alparslan Bey bir mektup gönderdi, baskıların yapılmamasını, Ankara’da yapacaklarını yazdı. Sıkıyönetim ilanından sonra depoda kalan kitaplara el kondu. N. Erbakan’ın Milli Görüş kitabı, kendi yakınının kontrolünden geçmişti. İki yıl sonra bir mektup göndererek, “kitabın içinde beni ifade etmeyen yerler var, basmayınız” dedi. Kitabın satışı da pek olmadı, birinci baskıda kaldı. S. Demirel kitabı (Büyük Türkiye) çıktıktan sonra, teşekkür mektubu yazdı. Kitabından teşkilatı için aldı. Kitabı iki baskı yaptı. Demirel bir Anadolu insanıydı. Annesinin ördüğü süveteri giyiyordu. F. Bozbeyli’nin (Demokratik Sağ) kitabı kitaplar içinde en az hacme sahip olandı. Bir baskı yaptı.

Kabul etmeyen oldu mu?

Bülent Ecevit önce evet dedi sonra nedense vazgeçti

Ahmet Hamdi Tanpınar

TANPINAR BUGÜNLERİ KEŞKE GÖREBİLSEYDİ

Tanpınar’ı okura yeniden keşfettiren yayınevisiniz. Tanpınar’ı nasıl çıkardınız?

Tanpınar’ın kitapları Mehmet Kaplan sayesinde oldu. Bir gün dedi ki Tanpınar’ı okudun mu? Beş Şehir kitabını okumuştum, Erzurum’u da anlatıyor diye merak etmiştim. Kaplan hoca “Tanpınar çok önemli bir yazardır, yarına hitap edecek biridir onu basmanız lazım” dedi. Bir gün Tanpınar’ın kardeşi Kenan Bey’le bizi tanıştırdı. Bütün kitapları için sözleşme yaptık. Huzur’u o zaman okudum. Romanı ikinci okuyuşumda anlayabildim. Tercüman gazetesi basmıştı, mevcudu vardı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü Remzi Yayınları basmıştı, mevcudu vardı. Onları alıp kapak değiştirdik. Bütün şiirlerini Kaplan bey hazırladı. Tabi o zaman Tanpınar’a rağbet falan yok.

TANPINAR ÜÇ EVİ GEÇİNDİRİYOR

Varisleriyle sorun yaşadınız sanırım?

Kardeşi Kenan Bey, emekli öğretmendi, paraya ihtiyacı olunca gelirdi. Kış gelir odun lazım. İçkiyi fazlaca içerdi. Neyse biz veriyoruz çünkü satışa göre bizim alacağımız vardı. Felç geçirdi kardeşi ve Cerrahpaşa’da yattı ilgilendik. Vefat edince defnettik. Aradan 5-6 ay geçti Meliha hanım geldi. Felç geçirince ona baktığını ve kendisinin manevi evladı olduğunu söyledi. Bu sefer buna ödeme yapmaya başladık. Şimdi Tanpınar telifiyle üç ev geçiniyor. Benim sağlık problemleri yaşadığım yıl YKY Meliha hanımla anlaşıyor ve bir kısım kitaplarını bastılar. Mahkemelik olduk. O zaman YKY’nin başında Enis Batur var. Dava on yıl sürdü. Davayı sonuçta kaybettiler, tazminat da aldık.

Tanpınar hep para sıkıntısı çektiğini kitaplarının ilgi görmediğinden şikayet ederken bugün ilgi görmesine ne diyorsunuz?

Tanpınar sağlığında kitaplarının satmamasından şikâyetçi. O zaman satmayan kitapları bugün satıyor, bugünleri görebilse. Mehmet Kaplan’ın Tanpınar’a hizmeti çok fazladır. Şiirlerini topladı bir araya getirdi. Tanpınar’ı ortaya çıkardı. Tanpınar da muzdarip bir dünya. Burkuntulu bir kişi. Doğu Batı arasında kalmış demeyeyim ama tam Anadolu gibi ikisinin arasında bir köprü. Nobelli yazarımız Orhan Pamuk bile Tanpınar diyor. Böyle önemsenen, yeniden keşfedilen biri oldu.

TOPÇU’NUN BUGÜN “VARİSİ” VAR DİYEMEM

Nurettin Topçu’nun açtığı yolu bugün kimler temsil ediyor?

Nurettin beyin yolundan giden bir “varis” var diyemem. Fikirleri ve halatı üzerine araştırma yapan önemli isimler var. Hakkında kitaplar yazıldı, yazılıyor. Biz yayınevi olarak onun fikirlerinin, eserlerinin yaşaması ve okunması için gayret sarf ediyoruz. Onun bu dünyada eserlerinden başka yaşayan, kalan bir şeyi yok. Nurettin Topçu’lar özel şahıslar. Benzemeye çalışmak taklit olur. Fikir hayatımızda, felsefemizde yeni yol açıcılar inşallah çıkacaktır.

DERS KİTAPLARINDAN ADINI ÇIKARDILAR

Kitabınızda Nurettin Topçu’nun yazdığı ahlak ders kitaplarından vefatından sonra isminin çıkarıldığını yazmışsınız. Bu meseleyi de konuşmak istiyorum. O günlere dönersek neler anlatırsınız?

Ülkemizde hiç olmayacak şeyler yaşanmıştır. Bir önceki Milli Eğitim Bakanının hasseden Nurettin Topçu’nun Ahlak kitaplarını yazmasını istemesi, sonra gelen Milli Eğitim Bakanının 1975’te yayınlanan Ahlak kitaplarından Nurettin Topçu ismini çıkarması ve başka ismi yazması herhalde hiç rastlanmamıştır. Ankara’nın siparişi ile yazmaya başlayan Nurettin topçu kitapların çıkışına göremeden vefat etmişti. Ankara’da bakanlıkta işleri takip işini yeğeni Tuncer Enginertan’a verir. Rahmetli Tuncer olayın teferruatını yazmıştı. Verdiği metini kitaba aynen aldım. Rahmetli Hayrettin Topçu bize yirmi yıl yayın hakkı vermemişti. Olayın yaşandığı 1976’da neden resmi mercilere, mahkemeye müracaat etmediği, anlaşılır bir şey değil. Bu olay kara bir lekedir.

Kitabınızda İsmail Hami Danışmend’in adı da geçiyor. Nasıl tanıştınız kendisiyle?

İsmail Hami Danişmend’i ilk defa dernekten verilen bir iş için gittiğim, oturduğu Osmanbey Vakıf apartmanında gördüm. 1961 Ekim ayının son günlerinde bir Cumartesi. Cumartesi günleri öğleden sonra İsmail Hami beyin evinde dönemin ileri gelen aydınları toplanır, konuşurlarmış. Peyami Safa, Süheyl Ünver, Cevat Rıfat Atilhan, Raif Ogan gibi tanınmış büyükleri ilk defa orada tanıdım. Erzurumlu olmam İsmail Hami beyi, İstanbul Erkek Lisesi mezunu olmam da tarih öğretmeni hanımının ilgisini çekmişti. Cumartesi günleri gelmemi istediler.

İsmail Hami Danişmend

EN BÜYÜK KÜTÜPHANEYİ O EVDE GÖRDÜM

Bu sohbet halkasına dahil oldunuz mu?

Vakit bulduğum cumartesileri gitmeye başladım. Konuşulan, tartışılan konulardan çok şeyler öğrendiğim gibi dernek dışında da önemli isimleri tanımış oldum. Hayatımda gördüğüm ilk büyük kütüphane de evin büyük bir odasındaydı. Pencereler de dahil tavana kadar kitap rafları vardı. Büyük bir masanın üstü ve yerler de kitaplarla dolu idi.

Sohbetlerde neler konuşulurdu? Hatırlıyor musunuz?

Dedemin Erzurum Taşmağazalar Caddesi’nde kumaş dükkanı vardı. Hüseyin Avni Ulaş’ın kardeşi Hakkı Ulaş’ın mağazası ile dedemin dükkanı Erzurum’da çapraz olarak karşı karşıyaydı. Bütün Taşmağazalar vitrin olmuş bir tek dedemin dükkanı kalmış artık milletin lafından bıkmış dedem de söktü duvarı vitrin yaptı. Dükkana gider dedeme yardım ederdim. O dükkan o zaman sohbetlerin yapıldığı bir buluşma adresiydi. Dedemin vefatından sonra da dayımın arkadaşlarının sohbetini dinlerdim oradan çok şey öğrendim. Milli Mücadele, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi üzerine konuşurlardı. Onları hep merakla dinlerdim. Zihnimde kalan o konuşmalarla İsmail Hami Danışmend’in evindeki konuşmalar aklımı kurcalıyordu. Aylar geçince bana da fikir sormalar başladı. Konuşmalar arasında bir gün Sivas Kongresi’nden bahis açılınca, Erzurum’da dinlediklerimden konuşmaya başladım. İngiliz Mandası istekleri gibi konular. Salon buz kesti, İsmail Hami bey kükredi. Bir şey anlamadan bozuk bir şekilde ayrıldım.

Mesele neymiş peki?

Meğer Sivas Kongresi’nde İsmail Hami bey katipmiş ve İngiliz Mandası taraftarıymış. Uzun süre toplantılara gidemedim. Bir cumartesi kuru pasta alarak gittim. Buyur ettiler. Vefatına kadar münasebetimiz devam etti. Hareket’e yazı yazdı.

TARİHÇİLERE ARAŞTIRIN DEDİM

Cumhuriyet ilanından önce ilkin Romanya sonra da Fransa’ya gider. Uzun zaman Fransa’da kalır, tarihe yönelişi orada olduğu söylenir. 1935’te Türkiye’ye döner sözcükler yazar. İki ciltlik Türklerle Hind- Avrupalılar Menşe Birliği (1935) yayınlar. Güneş Dil nazariyesini destekler. 1945’lerde karşı çıkar. En önemli eseri İzahlı Osmanlı Tarih Kronolojisi’dir. Hayatının on beş-on altı yılı hakkında bilgi yoktur. Tarihçi arkadaşlardan İsmail Hami Danişmend’in hayatını ve fikir serüvenini araştırmalarını istedim. İlgi olmadı. İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi hala önemini muhafaza eden bir eser olduğunu sanıyorum.

Röportaj

Ayşe OlgunNurettin Topçu

Ayşe OlgunAuthor posts

Erzurum’da doğdu. Gezmeyi, okumayı, yürümeyi, düşünmeyi ve paylaşmayı seven insanlarla beraber. Şimdilik Salacak-Topkapı hattında mesut bir hayatı var. Toplu taşıma araçlarından en çok vapurları seviyor. İstanbul vazgeçilmezi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir